Yolculuk

Yolculuk

Gözlüklerinde oluşan buğuyla uçsuz bucaksız denizi izliyordu. Çayından bir yudum daha aldı. Öyle derin bir hüzün ve mutlulukla bakıyordu ki bir an durup düşündü aklı hala yerinde miydi acaba? Son zamanlarda düşünce dünyasında garip şeyler oluyordu. Daha önce hiç tatmadığı duyguları yaşıyor, kendine bir adım daha yaklaşıyordu. Şu iki zıt kavram onu ilk düşünmeye başladığından beri kurcalıyordu. Evet, kesinlikle kelimeler onu kurcalıyordu. Ölüm ve yaşam… Belki de bu iki kavram arasındaki o ince çizgide durmak ve buna şahit olmak uğruna bu mesleği tercih etmişti. Yaşam ne kadar doğal ve gerekli bir şeyse ölüm de o kadar doğaldı. Böyle düşünüyordum. Peki neden bu kadar korkuyordu ölmekten? Belirsizlik hissi, karanlık ve soğuk bir uzay boşluğundaymışsın gibi yalnız ve çaresiz. Ahirete inanıyordu, gönlü bu konuda mutmaindi. Ama işte sonu belli değildi ki. Tekrar düşündü, bu kadar korkmak iyi değildi. Ümit etmek zamanı gelmişti. Kulağına fısıldayan o zarif kelimelerle ferahladı: “Ey günahta haddi aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Allah isterse bütün günahları bağışlar. Doğrusu o çok bağışlayıcı, çok merhametlidir.” Bardağının dibindeki birkaç yudumu da içip yavaşça masadan kalktı. O kalkarken ikindi güneşi de ağır ağır emredilen güzergahında batıyordu. Yaşamla olan bağı kadar ölümle ve yerin altındakilerle de bir bağı vardı. Genelde ikindi vakitlerinde veya akşam namazından sonra yerin altındaki nadide insanları ziyarete gider, onlara ahvali ve dünya perestliği hakkında itiraflarda bulunurdu. Onların yaşamlarını düşünür sonra kendi kokuşmuş hayatına bakardı. Bu ziyaretlerini hep ruhu sıkıldığında deva aramaya çıkarken yapardı. Beyaz mermerin üzerinde salınan bayrağa bakarken bir ışık yandı gönlünde. Yaşam ve canlılık her ne kadar bedene ve ruha deva ise ölüm de ruha devaydı. Ruhun nefisten ve aciz bedenden kurtuluşuydu. Kabul etmek zorundaydı ki birbiriyle sürekli çatışan iki şeyi, ruhu ve nefsi içinde barındırıyordu. İmtihanın sırrı da burdaydı. Ona emredilen nefsini Hakk’ın yolunda terbiye etmek, bunun için çabalamaktı. Ölmeden önce uyanmaktı. İşte o zaman hayat bir anlam kazanacaktı. 70-80 yıllık ömürde ne yapılabilirdi ki? Yapılsa bile bir sonu vardı. Demek ki hedef burası değildi. Burası bir gölgelikten ibaretti. Bir yolculuk vardı sonsuzluğa doğru. Ölüm de yaşam kadar haktı. Hayırlı yolculuklar efendim.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir