ŞAHİT MİSİNİZ?

ŞAHİT MİSİNİZ?

İşte cevaplanması gereken soru: “Ben kimim?” ve işte yanıtı: “Sen bir şahitsin.” Koskoca, ucu bucağı olmayan bir evren ve içerisinde çok mühim işler başarmış insanoğlu. Bir keşif macerası; ortaya atılan sorular, çözülmesi beklenen denklemler, doğanın işleyişi ve muazzam bir düzen içerisindeki akış… İnsanı hayretler içerisinde bırakan bir devran. Bir devir hali, bir daire veya fraktal misali… İşte ben bu muntazam ilim karşısında hayretler içerisinde kalmış bir seyirciyim. Kardelen çiçeği gibi başımı karın üzerine çıkardım, güneşi seyredurdum, belki de bu dünyadan çok şey kaybediyorum ama bana verilen bu şahitlik fırsatı için değer. 

        İlim, İslam dininde çok yüceltilen bir olgu. Fuat Sezgin,  bilim tarihi içerisindeki İslam bilim tarihinin hak ettiği yerinin yeterince verilmemesini dert eden ve bu yönde cilt cilt kitap yazmış bir ilim adamı. Bu konuyu bir fanatizme çevirerek araştırmamış, onunkisi yoğun bir emek verme sonucu varılan kanılar. İslam medeniyetlerinin; 6. Yüzyıldan itibaren halifelerin öncülüğünde bilim akademileri kurmaları, Yunan eserlerini tercüme ederek  ve elde ettikleri bilgileri sentezleyerek bir temel oluşturmaları, bu çalışmalarını 16. Yüzyıla kadar devam ettirmeleri, insanlık tarihine ve bilim tarihine inanılmaz derecede katkı sunmaları onun eserlerinden çıkardığım notlardır. Tabiki bu bir süreç olarak ilerlemiş ve 10. Yüzyıldan itibaren ticaret, seferler ile yoğunluklu olarak İtalya üzerinden Avrupa’ya bu miras aktarılmıştır. Yani o ünlü Rönesans, birden aydınlanma ile değil, sürecin altyapısı 500 yıllık bir birikim etkilenmesi sonucu oluşmuştur. 17. Yüzyıldan itibaren ise bilimin kaynağı Avrupa haline gelmiştir. İnsanlık  bu süre içerisinde birçok gelişmelere gark olmuştur. Ben tabiî ki bu gelişmelerin hepsini canıgönülden takdir etmiyorum ancak bu emeği takdir ediyor ve özeniyorum. Keşke bizim de ilime ve emeğe daha çok değer verilen bir ortamımız olsaydı. Maalesef bizim eğitim sistemimizdeki aksaklıklar nedeniyle bilim ve fene derinlikli bir ilginin uyanması çok zor. Bu muazzam düzenin tefekkür edilebilmesi, evrenin bizi her an şaşırtabilmesi gerçeğinin idrak edilebilmesi çok değerli. Ancak tıp ilmini aldığımız üniversite ortamında bile kuru ezbercilik yapmaktan, krebs döngüsündeki muazzam devamlılığı fark edemedik. İnsandaki tek bir genin tek bir allelindeki yanlışlık ile etkilenen enzimin vücut düzenini nasıl bozduğu ve fizyolojiyi ne büyük ölçülerde etkilediği bizi ne derece sarstı? Hayatın koşuşturmacası içerisinde durup tefekkür edecek vaktimiz olmadı bahanesi ileri sürülebilir. Bu yazıyı yazma sebebim de aslında kaçırdıklarımıza binaendi. Bir lahza duralım ve seyredelim, hani teslimiyet üzerine kurulan süslü, romantik cümleler var ya işte onlardan bahsetmiyorum. Teslimiyeti şöyle daha iyi anlamlandırıyorum ben; makro alemden mikro aleme her şeyin amacına yönelik planlandığı, düzensizliğin içerisine gizlenmiş bir düzenin yönettiği evrende, hayret ile birlikte bu büyük güce teslim olmam gerekiyor. Bu derinleşme noktasına biraz kafa yordum, biyoloji ve fizik dallarının beni cezp ettiğini fark ettim. Şu zamana kadar edindiğim birçok tıp bilgim var tabiî ki ancak bu bilgilerimin üzerinde derinlikli olarak düşünmediğimi ve yorumlayamadığımı fark ettim. Sayın okuyucu, bu yazı bir başlangıç olsun, sizlerle bir yolculuğa çıkalım. Araştıralım, çıkarsama yapalım. Bakalım hikmetin ne kadarı payımıza düşecek? Şimdi zaman kavramı ile kısa bir giriş yapmak istiyorum.

       Zaman herkese bahşedilmiş bir nimet, bir sermaye. Herkes  matematiksel olarak aynı zaman diliminde yaşıyor olarak görünebilir ama geçen zaman etkisi aynı değil. Bir dere kenarında, doğa ile sakinleştiğimiz, iç içe olduğumuz bir mekanda geçirdiğimiz bir yarım saat ile şehrin heyhülası ve koşuşturmacası içerisinde geçirdiğimiz yarım saat aynı etkiyle geçmiyor. Bunu “görelilik” ilkesiyle açıklamak da mümkün. “ Zaman farklı kişiler için farklı tempolarda ilerler.” der William Shakespeare. Peki zaman nedir? Zaman soyut bir kavramdır. Yolda giderken bir anda zaman ile karşılaşmayız.  “Saatin gerçekten kaç olduğunu bilen var mı?” Bu bilinmezliğin ortasındaki insan kendine açıklamalar yapmaya çalışıyor. Bana göre zaman üzerimizdeki bir ağ ve biz bu ağdan sıyrılamıyoruz. Yaratıcı öyle bir düzen kurmuş ki enerji harcanan her bir olayla birlikte evrendeki entropi artmakta ve bu da tepkimenin geri dönmesini engelleyen bir kural olarak karşımıza çıkmakta. Yani zamanda geriye gidilebilir teoremini çürüten nitelikte bir kural.

     Peki, sonsuzluk üzerine düşündünüz mü hiç? Zaman perdesini yırttığımızda ne ile karşılaşacağız? Zamanı ortadan kaldırdığımızda ne olacak peki? Dünü, bugünü ve yarını aynı anda mı yaşayacağız? Bir karmaşanın içerisinde mi kalacağız yoksa akıl almaz bir düzenin içerisinde mi? Zamanı aşabilir miyiz? Christopher Nolan gibi zaman üzerine kafa karıştırıcı filmler çekemesek de bu sorular üzerine biraz kafa yorabiliriz. İnşallah bir sonraki yazımıza kadar ben ve sayın okur bu konular üzerine düşünelim. Ne dersiniz, şahit olmaya değer bence ☺ 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir